Kök
“İnsanın kalbindeki en derin yara, geç kalmış bir sevginin sessizliğidir.”
— Kierkegaard’ın ağır bir yankısından
Sadık’ın yüzünde yılların değil, yıllarca ertelenmiş bir sevginin gölgesi vardı. Bir baba bazen çocuğunu sevdiğini bilir ama söyleyemez; kelimelerin köşesine takılır, kendi babasının sertliğini aşamaz, sevgiyi içinden geçirir ama dışına taşıyamaz. Deniz’in gözleri ise bir çocuğun değil, duyamadığı sevginin ağırlığını erken öğrenmiş bir kalbin kırılganlığıyla doluydu. İkisi de aynı sofraya oturuyordu ama aynı hayata değil.
Babam ve Oğlum’un hikayesi, aslında iki kırılmış çocuğun birbirine geç ulaşma çabasıdır. Sadık, Deniz’in elini tutarken kendi çocukluğunun üşümüş yanını da tutuyordu. Çünkü sevgi geciktiğinde sıcaklığı değişir; dokunuş yumuşak olur ama özrü her zaman titrektir. Babaların suskunluğu çoğu zaman kızgınlıktan değil; acıyı saklama alışkanlığından gelir. Ve bu ülkede erkekler duygusunu gizleyerek büyütüldüğü için en çok yaraladıkları kişinin en çok sevdikleri olduğunu geç fark ederler.
Deniz’in gözyaşı yalnızlıktan değil; babasının kalbine geç kavuşmanın şaşkınlığındandı. Çocuklar kolay affeder, kolay güvenir, kolay sever. Ama kolay unutamazlar. Deniz de unutmadı. Babasının yokluğunu, sonra varlığını, sonra yine kırılganlığını… Onun için Sadık bir “baba”dan önce, yarım kalmış bir hikayenin taşıdığı iki parmağı açık bir kapıydı.
Acı bu filmde ölümden gelmedi.
Asıl acı, aynı cümlede buluşmayı başaramamış iki sevginin birbirine geç kalışındaydı.
Bir sarılmanın gecikmiş sıcaklığında, bir bakışın tam zamanında yetişememesinde, bir kelimenin boğaza takılıp yıllarca çıkamamasındaydı…
Sadık’ın o son nefesi bir vedadan çok bir itiraftı:
“Keşke daha önce gelebilseydim oğlum…”
Bu coğrafyanın yaraları büyüktür; ama en büyüğü ailelerin içinde saklıdır. Darbe hikayesi burada sadece bir arka plandır. Asıl darbeyi birbirine yaklaşmayı bilmeyen kalpler alır. Bu yüzden bu film insanı politikadan değil; kendi evinin sessizliğinden vurur.
En sonunda Sadık gitmedi; Deniz’in yüreğinde yıllarca söyleyemediği o sevgi kırıntısını bırakarak kaldı.
Ve insan büyüdükçe şunu anlar:
Kaybettiğimiz kişiler bizi terk etmez —biz onlara söyleyemediğimiz cümlelerle yaşamaya devam ederiz.
— Düşünsel Yankı —
Sevgi, zamanında söylenmediğinde kaybolmaz, yalnızca derinleşir.
Kierkegaard’ın varoluş kaygısı burada bir babanın kalbinde yeniden şekillenir:
İnsan sevdiğini kırdığında değil, sevdiğini geç anladığında yaralanır.
Hafıza acıyı saklamaz, acının ardında kalan o kısık “keşke”yi saklar. İnsanı iyileştiren şey affetmek değil; geç kaldığını kabul etmektir.
Ve bazen insanı yıkan ayrılık değil sevdiğine vaktinde yaklaşamamış olmanın sessiz ağırlığıdır.
Deniz Tomris Yıldız


Bir Cevap Yazın