Gönül Yarası: Sessiz Çığlık

Yara
İnsanı en çok inciten, yarayı açan değil; yaranın içinde kendi sesini duymasıdır.”
— Nietzsche’nin karanlık bir yankısı

Nazım’ın hayatı, yıllarca susarak korunmuş bir sessizlikti. Emekli bir öğretmenin değil; içinde duran ömrü boyunca ertelenmiş insanın hikayesiydi. Dünya, o sessizliğe çarpan bir kırılmaydı. Yaralı, gürültülü, savruk… Ama bir o kadar gerçek. Çünkü bazı insanlar hayatımıza iyileştirmek için değil, içimizde sakladığımız acıyı bize göstermek için girer.

Dünya’nın gülüşü bile bir sızıydı. Kadının taşıdığı yaralar, sadece geçmişin izi değildi; her adımında yeniden kanayan bir kaderdi. İnsan bazen kurtarmak istediği kişide kendi yarasının yankısını duyar. Nazım da onu korumaya çalışırken aslında yıllardır susan tarafıyla konuşmaya başlamıştı.

Dünya’nın hayatı bir düşüş değildi; bitmeyen bir çırpınıştı. Bir annenin çocuğuna tutunma biçimi, insanın hayata tutunma biçimidir çoğu zaman. Kadının taşıdığı acı, sadece şiddetin izi değildi; “Ben hala bir umut taşıyorum” diyen o inatçı insan tarafının kanıtıydı. Yara dediğimiz şey bazen acı değil; hala hissedebildiğimizi gösteren tek işarettir.

Nazım’ın hayatı ise sessiz bir kabullenişti. Belki de en tehlikeli yara buydu: kanamayan, göze görünmeyen, yılların içine sinip insanın ruhunu ağırlaştıran o sessiz boşluk. Dünya’nın gelişi, bu boşluğa düşen bir taş gibiydi. Suyun yüzeyinde değil; derinde dalga yarattı.

İki insanın yolu tesadüf değildi. Biri susarak, diğeri çırpınarak var olmaya çalışıyordu. Ve bazı karşılaşmalar, iyileştirmek için değil; insanın kendine ayna tutması için yaşanır. Dünya’nın yarasını görmek, Nazım’ın kendi içindeki kemikleşmiş kırığı hatırlatıyordu. Çünkü insan başkasının acısında en çok kendini tanır.

Dünya’nın düştüğü o karanlık an…
İnsanı en çok orada vuruyor film:
Acının bu kadar gerçek olması.
Çünkü hepimiz, bir anlığına bile olsa, “keşke biri beni duysaydı” diye fısıldamış bir yanımız bilir onun çırpınışını. Ve Nazım’ın yetişemeyişi… hayatta bazı yaraların zamanla değil, zamanında sarılmadığında büyüdüğünü hatırlatıyor.

Belki de insanı öldüren şiddet değil; kimsenin görmediği o iç kanamadır. Dünya’nın hikayesi tam da buydu: dışarıdan savruk bir kadın, içeriden sessizlik içinde boğulan bir çocuk.

Nazım içinse en ağır yük, geride kalanın suçluluğuydu. İyilik bazen yetmez. Çünkü bazı insanlar kurtarılmak istemez; sadece anlaşılmak ister.
Dünya’nın yıkılışı, Nazım’ın içindeki eski adamı uyandırdı: yıllarca konuşmamış, yıllarca beklemiş, yıllarca susmuş olan o gerçek sesi.

Ve film bittiğinde insan şunu fark ediyor: Bazı yaralar kapanmıyor. Sadece yaşamayı öğreniyoruz onlarla. Acı geçmiyor; insan o acıyla yeni bir benlik inşa ediyor.

— Düşünsel Yankı —
Yara, bedenin değil; bilincin karanlıkta attığı ilk çığlıktır. Acı, insanı küçültmez; insanı kendine geri çağırır. Nietzsche’nin dediği gibi her yara bir “oluş”tur; Heidegger’in söylediği gibi insan, en çok varoluşun ağırlığıyla karşılaştığında kendini duyar. Bazen bir yabancının acısı, yıllardır susturduğumuz yanımızın aynası olur.

Ve yara iyileşmez; insan yaranın içinde kendini yeniden kurar.

– Deniz Tomris Yıldız

Bir Cevap Yazın

Cinemonolog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin