Cebimdeki Yabancı: Kırık Gerçek

Ayna
En büyük yabancılık, insanın en çok sevdiğinin yanında kendine dönüşememesidir.”
— Sartre’a karanlık bir selam

O gece masada sadece yedi oturan insan yoktu; yedi yarım kalmış hayat, yedi birikmiş suskunluk, yedi çürümüş doğruluk vardı. Masanın üzerindeki ışık, yüzleri değil, herkesin kendi içindeki karanlığı aydınlatıyordu. Çünkü insan sevdiğiyle yan yanayken bile yalnız kalabilir; hatta en büyük yalnızlık tam da sevdiğinin gözlerinin içinde hissedilebilir.
Telefonlar masaya bırakıldığında oyun başlamadı; herkes kendi maskesini, kendi korkusunu, kendi çöküşünü ortaya koydu. Yalan, ağızdan çıkan bir kelime değil; insanın kendi iç sesinden kaçmasıdır. Ve o gece herkes kendi kaçışının yakasına yapıştı. Bir mesaj, bir fotoğraf, bir ekran ışığı… Hepsi insanların birbirine değil, kendi içindeki boşluğa ihanet ettiğini gösteriyordu.

Aşk dediğimiz şey bazen iki kişinin birbirine dokunması değildir;
aynı gölgeyi taşımaya razı olmasıdır. Ama o gece gölgeler bile birbirine yabancıydı. Kimse bir diğerinin neye tutunduğunu, neden sustuğunu, hangi kırığı sakladığını bilmiyordu. İnsan sevdiğini kaybetmekten korkar deriz — ama aslında insan, sevdiğinin kalbinde kendine yabancı bir yüz görme ihtimalinden korkar en çok…

Masadaki sessizlik ağırlaştıkça herkesin kendi içindeki çığırtkan gerçek yükseldi. Yıllarca biriktirilmiş gülüşler döküldü; alışkanlıkla kurulmuş ilişkiler çatırdadı; kimlikler, roller, evlilikler, sözler… Her şey sahte bir parıltı gibi yere saçıldı. İhanet bir eylem değildi artık; kendine dair taşıyamadığı bir gerçeği saklamaktı.

Bir insan en büyük acıyı aldatıldığında değil, kendini tanımadığı birine dönüştürdüğünü fark ettiğinde duyar. Ve o gece herkes bu gerçeğe çarptı: Herkes masada yalnızca eşini değil, kendini kaybetmişti.

Çünkü insan yalnızca sevdiğine değil,
kendi içindeki çocukluğuna, kendi iç sesine, kendi yarım kalmış benliğine de ihanet edebilir. Yalan, en çok o çocuğun yüzünü karartır.

Ayna metaforu o gece tamamlandı:
Masadaki ışık, artık yüzleri aydınlatmıyordu; kırılmış bir aynanın her parçasında herkes kendi dağılmış yüzünü görüyordu. Ne sevgi kaldı, ne güven… Sadece gerçeğin tokadı ve o tokadın bıraktığı uğultu.

Cebimdeki Yabancı, insanın kendi iç hesaplaşmasının dışa vurumudur. Ve anladık ki: İnsan en çok sevdiğini değil, en çok sakladığını korur. Gerçeği değil, maskeyi. Sevgiyi değil, alışkanlığı. Sadakati değil, görünürlüğü.

— Düşünsel Yankı —
Aşk bir yakınlık değil; aynı hakikate dayanabilme cesaretidir. Yalan sessizliktir; insanın kendi gerçeğini duymaktan korktuğu yerde başlar. Sadakat sadece bağlılık değil, aynı karanlığın ağırlığına birlikte dayanmak demektir. İlişkiler çoğu zaman ihanetle bitmez; taşınamayan gerçeğin sessiz çöküşüyle dağılır. Bir insan sevdiğini kaybettiğinde üzülür, ama kendini kaybettiğinde çöker. Masadaki çöküş bu yüzden bu kadar derindi: Herkes aslında birbirini değil, kendi içindeki yabancıyı gördü. Belki de en büyük yara başkasının açtığı değil; insanın kendisine bile doğruları söyleyemediği anın yarasıdır.

Ve en acı gerçek:
İnsan sevdiğini kaybettiğinde değil; sevdiğinin kalbinde kendini tanıyamadığında ölür.

— Deniz Tomris Yıldız

Bir Cevap Yazın

Cinemonolog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin