Özneden Kaçış: The Passenger

The Passenger, 1975 yapımı, Michelangelo Antonioni’nin yönetmenliğini üstlendiği bir filmdir. Professione: Reporter olarak da bilinen film, belgesel çekimi için çöle giden bir gazetecinin, kaldığı otelde ölü olarak bulduğu bir silah kaçakçısının yerine geçmesini ve sonrasında yaşadıklarını konu alır. Bu yazıda film, özne, başkası ve başkasılaşma kavramları üzerinden varoluşçu bir çerçevede ele alınacaktır.

Kavramlar: Varlık, Özne ve Başkası

Varlık, biçim ve özden oluşur. İnsan dışındaki varlıklarda öz, biçimden önce gelir. Kendinde varlık olarak adlandırılan bu nesneler ne ise odur; kendilerinden başka bir şey olamazlar. İnsan ise önce biçim, sonra özü ile var olur. İnsan, kendisi için var olabilen tek varlıktır ve kendi özünü yaratmak zorundadır. Eylemlerinin dayanağı kendisidir; Bu sorumluluk insana aynı zamanda özgür olmayı da beraberinde getirir. Sartre’ın dediği gibi: “İnsan özgür olmaya mahkumdur.” İnsan özgürdür ve her eyleminden sorumludur.

Dünya, kendinde varlık olarak tesadüfi bir biçimde ortaya çıkar. İnsan, bu dünya ile ilişki kurduğunda varoluşsal bir rahatsızlık ve bulantı hisseder. Kendinde varlıklar bilinçten yoksundur; saçmadır ve rastlantısal olarak vardır. İnsan ise bilince sahiptir ve dünyayı anlamlandırabilir. Böylece dünya özne için bir varlığa dönüşür ve birey kendi dünyasını yaratabilir.

Özne, bireyin kendisini temsil eden kavramdır. Başkası ise, öznenin gördüğü kişidir. Her özne başka bir özne için başkasıdır; her başkası ise kendi için varlık olup özne konumundadır. Başkasının bakışı, öznenin dünyasını değiştirir; nesne olan başkası, öznellik kazanır. Sartre’a göre başkası, öznelerin varlığını sorgulamasına yol açar ve düşmanca bir varlık olarak nitelendirilir.

Başkasının varlığı, öznenin kendisini fark etmesini sağlar. Özne, yalnızca başkası ile ilişkide kendi gerçeğini keşfeder. Ancak başkası tam olarak bilinemez; özne, başkasını kendi öznelliğine göre yorumlar. Böylece ötekinin varlığı, öznenin varlığı ile birlikte konumlandırılır ve özne için ötekinin yerine geçmek mümkün değildir.

Film Analizi: Locke’un Kaçışı
The Passenger, David Locke’un belgesel çekimi için çölde kalacak yer araması ile başlar. Kaldığı otelde, karşı odada daha önce tanıdığı silah kaçakçısı David Robertson’u ölü olarak bulur. Locke, kariyeri düşüşte olan bir gazetecidir ve Robertson’un ölümünü bir kaçış yolu olarak görerek onun yerine geçer. Pasaportları değiştirir ve Robertson’un hayatını yaşamaya başlar.

Locke, Robertson’un ajandasını kullanarak onun gitmesi gereken yerlere gider. Robertson’un çevresindekiler onun yüzünü daha önce görmediğinden Locke, bu yeni hayatı zorlanmadan sürdürür. Kısa süre sonra Locke’un ölümü gazete ve eşine ulaşır. Eşi Racheal, ilk başta tepki vermez; sonrasında ise Locke’un ölümünün peşine düşer ve onun ölümünün ardından yapılacak belgeseli onaylamaz. Flashbackler, Racheal’in Locke’a karşı samimi olmadığını gösterir.

Filmde karakterler birbirlerini gerçek varlıklarıyla tanımaz; ilişkiler kayıtsız ve nesneldir. Locke ve Racheal’in ilişkisi, nesnelerin birbirleriyle olan yakınlığı kadar soğuktur. Karakterlerin kendi dünyalarında, karşısındaki kişi bir başkasıdır. Bu durum, karakterlerin samimiyetsiz ve yapay hareketlerini izleyiciye hissettirir.

Locke’un ölümü üzerine gazetede belgesel hazırlıkları başlar. Martin Knight, Locke’un son görüştüğü kişi olan Robertson’u bulmak için Barcelona’ya gider. Locke ise Martin’den kaçarken bir müzede, adı verilmeyen bir kadınla karşılaşır. Bu kadın, inceleme boyunca “The Girl” olarak adlandırılacaktır. The Girl, Locke’a müzeyi gezdirir ve ona otelden kaçması konusunda yardımcı olur; Locke yolculuğuna devam eder.

Film boyunca ara ara verilen flashbackler ile Locke’un geçmiş röportajlarından alıntılar gösterilir. Çölde bir adamla yapmış olduğu bir röportajın kamera arkasında adam Locke’a “Bay Locke, bütün sorularına memnun edici cevaplar var. Ama onlardan çok az şey öğrenebileceğini anlamıyorsun. Sorun, kendin hakkında çok şey soruyorsun. Benim cevabımın benim hakkımda açıklamasından çok. Bay Locke, konuşabiliriz, ama senin düşündüklerinin samimi olduğu kadar inandıklarımın da dürüst olduğunu düşünürsem.” der ve sonrasında kamerayı Locke’a çevirir. “Şimdi röportajı yapabiliriz.” der. Bu konuşmadan da anlaşılacağı üzere kamera, röportaj yapılırken ötekine dönüktür. Bu durumda soruları soran özne, ötekinin verdiği cevapları tam anlamıyla kavrayamamaktadır. İzleyicinin kamera ile özdeşleştiği düşünüldüğünde, kameranın gösterdiği kişi izleyici için ötekini oluşturur. Öteki bilinemeyendir. Çünkü özne onu kendisini bildiği şekilde kavrar. Bu durumda kameranın dönük olduğu adam, Locke ve bu röportajı izleyecek olan insanlar için bir ötekidir ve onun verdiği cevapları onun anlatmak istediği şekli ile anlayamazlar. Adamın kamerayı Locke’a döndürmesi ile kamera ile özdeşleşen kendisi olur. Bu durumda özne olarak kendisi konumlanır ve anlattıklarını ötekinin dilinden değil, öznenin dilinden oluşturur. Fakat bu sahnede her ne kadar öteki ve ben arasındaki bilinmezlik gösterilip bu durum yıkılmaya çalışılsa da, her özne sadece kendi varlığından emin olabileceği için kamera ile yapılan özdeşleşmeler de her özne için farklı yorumlanmaktadır.

 Locke ve The Girl, Barcelona’da birlikte vakit geçirir ve yola birlikte çıkarlar. Fakat The Girl her fırsatta David Locke’a kim olduğunu sorar. Locke bu soruya yalan bir cevap vermez ve yeni bir hayat için başka bir kimlikte yaşadığını kadına söyler. Yeni bir kimlik içinde yaşayan ve kendi öznesinden kaçan Locke, varlığını tanımlayabilmek için başkası ile birlikteliğe geçmeye ihtiyaç duyar. Çünkü özne, başkasının varlığı ile kendisini ortaya çıkarır. Bu durumda Locke, öznesinden kopup başkasılaştığı bu yeni kimliğinde kendi özünü ararken başkası ile birlikte olmalıdır. Yanında beliren öteki ile kendi varlığını sorgular ve başkasının kimliğine girmiş bir şekilde kendi özünü arar. Locke eşiyle yaşadığı ilişkiye benzer olarak birlikte kaçtığı kadınla da yüzeysel ve birbirlerine yabancı kalarak bir ilişki yaşar.

Film boyunca kadının adına yer verilmez. Sadece hayatına  dair birkaç bilgi verilir. Bunun temel nedeni; yönetmenin The Girl’ü bir özne olarak değil, bir nesne olarak sunmuş olmasıdır. O, David Locke’un hayatına giren ve onun tasarladığı dünyada bir nesne başkası olarak yer alan bir insandır. Bu durumda The Girl başkası için varlık konumuna gelir. Adının veya özünün ne olduğunun bir önemi yoktur. Günümüzde bireylerin kendilerini tanıtmak için baş vurduğu ilk şey ismidir. Filmde, izleyici  kadını sadece Locke’un yolculuğuna eşlik eden bir nesne başkası olarak görür. Bu nedenle onun hayatına dayalı Locke’un merak etmediği hiçbir ayrıntı verilmez.

Locke’un eşi Racheal,  eşyalarını almak üzere ölü bulunduğu otele gider. Orada eşinin eşyalarına bakarken pasaportunu bulur ve pasaportta bulunan fotoğraftaki kişinin eşi olmadığını fark eder. Bunu üzerine otel sorumlusuna David Robertson hakkında daha fazla soru sorar. Bunun sonucunda Racheal da Robertson’un peşine düşerek Barcelona’ya gider. Eşinin de kendisini bulmak için geldiğini öğrenen Locke, The Girl’ü de yanına alarak kaçar. Locke burada eşinden değil, eski hayatından kaçmaktadır. Filmde verilen sahnelerde Locke’un peşinde polis olmasına rağmen yakalanma korkusu olmadığı görülür. Fakat eski hayatına dair bir haber alıp kendisine ulaşılmaya çalışıldığında kaçmaya çalışır. Çünkü başkasının hayatını yaşarken aynı zamanda  kendi öznesinden kaçmaktadır.

Filmin sonuna doğru Locke, The Girl ile yollarını ayırmaya karar verir. Fakat kadın onu bırakmayarak onun  gideceği  otele gider. Birlikte biraz vakit geçirdikten sonra The Girl Locke’u odada yalnız bırakarak gider. Yaklaşık yedi dakika süren filmin son sahnesinde izleyici, David Locke’un kaldığı otel odasındaki parmaklıkların arkasından dışarıyı izler. Kamera Locke’a döndüğünde, ölü bir şekilde yatakta görülür. Antonioni’nin sinemasında sıkça görülen hiçbir aksiyon barındırmayan bu durumsal çekimlere ölü zamanlar adı verilir. Varoluş felsefesi ile doğrudan bağlantılıdır ve varlık imkanını gerçekleştiremeyen insanın kendinden kaçışı anlatılır.

Antonioni, sinemasında modern bireyin kendi yarattığı çevreye uyum sağlayamama sorununa oldukça yer verir. Birey kendi yarattığı dünyaya yabancılaşması, kendi kimliğine de yabancılaşmasını doğurur. Çünkü kendisinde varlık olan dünyayı anlamlandıran ve anlamlı kılan öznenin kendisidir. Dünyayı anlamsız ve saçma bulan birey, çevresine uyum sağlayamadığında kendi özünün de farkına varamamış olur. Dünya özne için vardır ve bu durum kişinin kendi özünü tanımasında rol oynar. Fakat dünya, özne için anlamsız bir yer olarak  göründüğünde kişi kendi kimliğini de bulamaz. Bu bir kayboluşa sebep olur. David Locke’un hiçbir sebep yokken bir başkasının kimliğini çalması ve onun hayatını yaşamasının temel sebebi budur. Filmin sonunda sebepsiz ve tartışmalı olan ölümü ise Locke’un ötekinin kimliğine geçtiğinde de özünü bulamaması ve bir kayboluş içine girmesinden kaynaklanır. Ölüm, bireyin varlığını keşfedememesinin gerçeği olarak işlenir. Bu durum aynı zamanda, filmin başlangıcındaki durum ile sonu arasında bir değişiklik olmayan dairesel bir model çizer. Film  sonunda  karakterin varoluş problemine bir çözüm getirilmez ve başladığı gibi bir ölümle son bulur.

Film, ötekinin yerine geçen öznenin ne kadar başkası olabileceği ve Locke’un kim olarak öldüğü sorularını tartışmaya açar. Sonuçta, Locke Robertson’un hayatını yaşasa da öznesinden tamamen kopamaz; ölüm, bireyin varlığını keşfedememesinin bir simgesidir.



Bir Cevap Yazın

Cinemonolog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin