BLADE RUNNER: DECKARD’IN ÇÜRÜK ELMALARI

Blade Runner (Bıçak Sırtı),  Ridley Scott tarafından yönetilen 1982 yapımı bir bilimkurgu ve distopya filmidir. Yönetmenin kesilmiş sahneleri tekrar yapılan kurgu ile filme eklediği Blade Runner, 1992 yılında Director Cut olarak tekrar izleyici karşısında yer alır. Los Angeles’ta geçen filmde, Tyrell Şirket tarafından dünya dışı kolonilere ve gezegenlere tehlikelerle dolu keşifler yapması için üretilen Nexsus-6 olarak adlandırılan hemen hemen insan ile özdeş altı replikant (kopyalar) ve onların isyan etmesi ardından kopyaları emekliye ayırmak için – bir diğer anlamı ile infaz etmek için- görevlendirilen Rick Deckard isimli bir keskin nişancı anlatılır. Distopya özellikleri barındıran film, gelişen teknoloji ve değişen toplum yapısı ile insan ve varlık kavramlarına eleştirel bir bakış sunar. Bu yazıda Blade Runner filmi, bilimkurgu ve cyberpunk (siberpunk) anlatısı ile birlikte Rene Descartes’ın kartezyen şüphecilik metodu temel alınarak incelenecektir.

Bilimkurgularda zaman kavramı farklılık gösterir. Herhangi bir zamanda yaşanan bir hikâye konu olabilir. Genellikle yakın gelecek ve geleceğe dair tahminlere yer verilir.  İnsanların, bilime dayalı olan korku, kuşku ve umutları anlatılır. Bilimkurgu, temelinde gerçekleşmek üzere olan bir icat ve onların işleyişleri veya insan, toplum ve doğa üzerindeki etkisini gözlemlemeyi amaçlar. Bunu yaparken bir distopya kurar.

Distopya kavramını anlamlandırabilmek için ütopyalara bakmak gerekir. Ütopya, Yunanca kökenli bir kelimedir. Hiçbir yer, olmayan yer ya da ülke anlamına gelir. Bunlar, hiçbir yerde var olmayan, olabilme ihtimali düşünülen devlet ve toplum tasarımlarıdır. Ütopyaların misyonu, insanlarla yüzleşmek ve onları özgürleştirmektir. Bunun için ideal bir toplum düzeni sunarlar.

Distopyalar, gelecekte insanları bekleyen kaos ortamını konu alan, gerçekleşmesini dilerken dikkatli olunması gereken kötümser ütopyalardır. Distopyaların teknolojik kontrol sonucunda oluşan toplum yapılanması bilim kurgularda büyük yere sahiptir. Bu yapılanmada; toplumsal kontrol, bilimin ilerlemesi ile birlikte teknolojik sistemlerin eline geçer. Bu sistemler toplum idaresinden sorumlu insanların kontrolündedir.  Yönetim ise üst sınıf insanların elinde ve baskıcıdır. Sınıfsal bir yapılanma görülen distopyalarda, köleleşme de artar.  Bu durum, toplum içinde isyanın çıkmasındaki en büyük etkeni oluşturur.  Bu nedenle toplum devamlı izlenir ve gözetim altındadır.

Günümüz distopyalarının oluşmasında etkili bir kavram olan siberpunk, post-hümanizm ve post-endüstrileşme özelliklerini vurgulayan bilimkurgu edebiyatı kapsamında gelişen bir türdür. İnsanın, gelişen teknoloji ile dönüşmesini ve insanlıktan çıkan bir dünyayı inceler. Tartışmalı bir kavram olan siberpunk, yakın gelecekte doğa ve toplum üzerinde teknoloji kaynaklı olan değişimleri tahmin etmeye dayalı çalışmalar yürütür. Bunu yaparken teknolojinin doğanın yerini aldığı ve bu durumun toplumu karmaşık bir hale getirdiği distopya evrenleri kurar. Kurulan evrenlerde toplum ve doğa gibi insan da yeniden yorumlanır.

Gelişen teknoloji ile insana benzeyen makineler üretilmeye başlanır. Bu bağlamda, siberpunk filmleri makine ve insan arasındaki ayrımın giderek zorlandığı ve bu dünyada insan olmanın ne anlam içerdiği üzerinde durur. Burada iyi ve kötü tanımları da belirsizleşmeye başlar. Önceden gösterilen kötü olan makinedir algısı yıkılır. Genellikle iyi ve kötü ikilemi üzerinde duran siberpunk ve bilimkurgu filmleri, ahlaklı olan veya ahlak dışı eylemlerin makineler üzerinde de incelenebileceğini gösterir. Bu durum bilimkurgu yazarlarının çoğunun kafasında aynı soruyu uyandırır: İnsanı insan yapan şey nedir?

Bilimkurgu içinde gelişen distopyalarda, teknoloji ve geleceğe dayalı kötü senaryoların hepsi siberpunk kültürü kapsamında insan ve varlığı üzerinde sorgulamalara yer verir. Bu bağlamda; insan ve makine arasındaki belirsizliğin sebebi, beden ve zihindir. Fakat artık görüntü olarak insan bedeni ile aynı olan makineler bile düşünebilir duruma gelir. Böylece insanı insan yapan yegâne özelliği –düşünme yeteneği- sorgulanmaya başlanır. Buradaki bir diğer konu ise; varlığın nasıl tanımlandığıdır. Ünlü düşünür Rene Descartes, varlığı düşünce ile açıklar.

Modernizmin başlangıcında kiliseye duyulan güvenin azalması ve bilimin yükselişe geçmesi ile birlikte insanların bildiğini sandığını birçok bilgi güvenilirliğini kaybeder. Bu durum insanların kafasında herhangi bir şeyin doğruluğundan nasıl emin olunabileceğine dair soru işaretleri oluşturur.  Elde var olan bilgilerin birkaçı yanlış ise bu bütün bilgileri mi yanlış kılar? Modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Rene Descartes, oluşan bu belirsizlik üzerinde düşünmeye başlar. Bir şeyin doğruluğuna onu sınamadan inanmaz ve kartezyen şüphecilik adını verdiği bir metot geliştirir. Bir sepette var olan elmalar çürümeye başladığında, çürük elmaları sağlam olanlardan ayırabilmek için bütün sepetin boşaltılması gerektiğini söyler. Böylece bu metot ile şüphe edilecek bir şey kalmayana kadar şüphe edilebilecek her şeyden şüphe edilmesi gerektiğini savunur. Bunu yaparken öncelikle duyulardan yararlanır. Fakat duyuların yanıltıcı olabileceğini ve onlara güvenilemeyeceğini söyler. Örneğin; Descartes gözlerin her zaman gerçeği göstermediğini söyler. Perspektif, yansıma veya illüzyon ile gözün gördükleri gerçekte olandan farklılık gösterebilir. Bu konuda şüphe duyan düşünür, gözle görülen şeylerin gerçek olamayacağı görüşünden yola çıkarak insanın rüyada olmadığını nasıl anlayabileceği üzerinde çalışmalar yapmaya başlar.

Uyanıklığı, uyuyor olmaktan ayıracak kesin bir belirti yoktur. Rüyalarda yaşanan olaylar, bazen bir rüyada olunamayacak kadar belirgin ve detaylıdır. Duyulara olan güvensizlik sorgulanırken Descartes, yaşanılan hayattan bile şüphe edecek bir hale gelir. Ona göre, bu yanılsamayı mutlak iyi olan tanrı yapmış olamaz. Bu durumda insanları yanıltan kötü niyetli ve oldukça zeki bir cin olmalıdır. Örneğin; insanın odada ateş başında oturup oturmadığı konusunda bilinmezliği yaratan bu cin olabilir. Fakat eğer insanı bir cin kandırıyor ve insan da buna aldanıyor olsa bile insanın öncelikle var olması gerekir. Bir düşünceye sahip olunduğu sürece var olmak zorunluluğu vardır. Descartes’ın ünlü sözü burada ortaya çıkar: “Düşünüyorum, o halde varım.” Eğer bir insan var olmazsa var olup olmadığına dair sorgulamayı da gerçekleştiremez.           

Descartes varlığı zihin ile bağlantılar. Çünkü zihin bedenin aksine yanıltıcı veya aldatıcı değildir. Bir bedene sahip olunamayabilir. Fakat bu insanın var olmasına engel değildir. Beden duyularla algılanabildiği için insanı yanıltır ve şüpheye düşürür. Zihin düşünce ile çalıştığından bu şüpheleri barındırmaz.

Blade Runner, oldukça soğuk renklerle kaplı, kasvetli ve boğucu bir Los Angeles’ta geçer. 2019 yılını anlatan filmde, teknoloji oldukça gelişmiş bir durumdadır. Bu gelişime rağmen toplumda bir sınıf ayrımı vardır. Teknolojiyi elinde bulunduran kişiler ile diğer insanların yaşantıları arasında büyük farklar gözlemlenir. Yüksek kuleler ve bir kaos ortamını andıran caddeler filmde kurulan distopya evreninin özelliklerindendir. Bir bilimkurgu filmi olarak izleyici karşısına çıkan film, teknolojik gelişmelerin yaratabileceği olumsuz tarafları gösterir. Makine ve insan arasındaki mücadele ve makinelerin özgürleşme çabaları buna örnek olarak verilebilir. Yapılan makinelerin insan ve toplum hayatına etkisi gösterilir. Bu aynı zamanda siberpunk kültürünü yansıtan bir durumdur. Gelişen teknolojinin sonucunda makine ve insan arasındaki ayrımın kalkması filmde işlenen başlıca konulardan biridir. Bilim, insan ve makineleri konu edinen filmde bir distopya evreni hâkimdir.

Filmde, makineler insan hayatına iyice yerleşir ve neredeyse onları insandan ayırmak olanaksız hale gelir. Tyrell Şirket tarafından yapılan Nexus-6 olarak adlandırılan görüntü olarak insanla aynı replikantlar, tehlikelerle dolu dünya dışı kolonilerde keşif yapmak üzere görevlendirilir. Modellerinin bir özelliği olarak onları yapan genetik mühendislerinden bile daha zekidirler. Onları insandan ayıran tek özellik, duygularının olmamasıdır. Ömürleri dört yıldır. Bunun nedeni ise, dört yıl sonra insan hayatına adapte olup duygularının da oluşmaya başlamasıdır. Bu onları insandan ayırmayı zorlaştıracağı için dört yıl, yaşam süresi belirlenir. Fazlasıyla gelişmiş olan bu robotlardan altı tanesi işlerinin oldukça tehlikeli oluşu ve köle gibi çalıştırıldıkları nedeniyle isyan ederek dünyaya geri dönerler. Bu bir distopyanın en nemli yapı taşlarından biridir.

Çıkan isyan sonucunda replikantları emekliye ayırması için Rick Deckard adında bir keskin nişancı görevlendirilir. Emekliye ayırmak, infaz etmek anlamına gelir. Görevi kabul ettiği sahnede ona bir seçme şansı sunulmaz. Burada makineler gibi insanların da köleleştiği gözlemlenir. Deckard’ın yaptığı ilk şey, daha önce kopyalar üzerinde denenen Voight-Kampff adı verilen replikantları bulmaya yardımcı olan bir test makinesini alarak Tyrell Şirket’e gitmek olur. Test, karşıdaki robot veya insanın üzerinde duygusal bir tepki uyandırmak üzere tasarlanmıştır. Henüz duyguları gelişmemiş replikantlar bu şekilde bulunmuş olur. Göze odaklanan bir cihaz eşliğinde sorular sorulur ve gözdeki tepkiler ölçülür. Duyulara güvenilmeyeceğini söyleyen Rene Descartes, gözün insanı kandırabileceğini de savunur. Bu durumda göz ile gerçeğin bulunamayacağını söyler. Çünkü göz yanıltıcıdır. Bir şeyin olduğu gibi göremeyecek olmasının yanında, teknolojinin gelişim gösterdiği bir çağda insanların da makineleşmesi ile duyulara güven gittikçe azalır. Bu bağlamda yapılan teste karşı, Descartes’ın görüşü ve çağın getirdiği insan yaşantısı ile verdiği sonuçların güvenilirliği tartışılır hale gelir. Böylelikle bir varlık olarak kabul edilmeyen kopyaların ve insanın varlık ayrımının duyular aracılığı ile yapılamayacağı çıkarımına varılır.

Voight-Kampff,  insana Descartes’ın yapmış olduğu sepet ve elma metaforunu hatırlatır.  Çürük elmalar isyan etmiş replikantlar olarak düşünüldüğünde, sepette sadece taze elma kalana kadar, bütün elmalar incelenir. Bir elmanın çürüklüğünden şüphe ediliyorsa o da dışarıda bırakılır. Bu bağlamda sepette sadece sisteme uyumlu hareket eden kopyalar ve insanlar kalana kadar toplumdaki bireylere tek tek bakılır. Çünkü distopya evrenlerinde isyana sebep olan veya isyana sebep olabilecek ve toplumda kurulan düzeni tehlikeye sokacak herhangi bir şüpheye yer verilmez.

Deckard, testi ilk olarak Tyrell Şirket çalışanlarından biri olan Racheal üzerinde uygular. Şirket sahibi olan Eldon Tyrell, önce bir insan üzerinde testi denemek istediğini söyler. Test donucunda odadan ayrılan Racheal’ın ardından onun bir replikant olduğunu söyleyen Deckard, kadının bundan haberi olmadığını öğrenir. Bunun üzerine Tyrell şu cümleleri kurar: “Bizim yıllar içinde sahip olduğumuz deneyimlere sahip olmak için birkaç yılları olduğundan duygusal bakımdan deneyimsizler. Eğer onlara geçmiş bağışlarsak, duyguları için bir temel ya da destek yaratırız ve böylece onları daha iyi denetleyebiliriz.” Tyrell burada anılardan bahseder. Böylece şirketin denetim kontrolü sağlayabilmek için ne kadar ileri gidebileceği gözlemlenmiş olur. 

Gün sonunda Racheal Deckard’ı takip ederek onun evine gider. Deckard’ın ona bir kopya olduğunu söylemesi üzerine kadın bir insan olduğunu kanıtlama çabası içerisine girer. Daha sonra ona çocukluğunda çekilmiş olduğu bir fotoğrafı gösterir. Deckard bunların aslında Tyrell’ın yeğeninin anıları olduğunu ve onun zihnine yerleştirdiğini söyler. Fakat Racheal bunu inkâr eder. Çünkü yaşadığını düşündüğü anıları şüphe duyamayacağı kadar gerçek ve detaylıdır. Bu Descartes’ın kötü ve oldukça zeki olan cininin insanları kandırmasına benzer. Bir insan rüyada olup olmadığını çoğu zaman yaşadıklarının gerçekçi olmasından kaynaklı olarak ayırt edemez. Racheal’ın sahip olduğunu düşündüğü anıları tam olarak bu şekildedir. Kötü cinin isteği ve yönlendirmesi üzerine Racheal, gerçeğin anıları olduğunu düşünür. Fakat aslında bir uykudadır ve onu üreten kişi tarafından kandırılır. Geçmişine karşı duyduğu ilk şüpheyi Deckard’la yaptığı konuşma sonucunda yaşar. Böylece o da Rene Descartes gibi uyanık olup olmadığını sorgulamaya başlar.

İsyan eden replikanların bir kısmı bir patlama sonucu hayatını kaybeder. Geriye emekliye ayrılması gereken dört kopya kalır. Deckard sırasıyla hepsini bularak infaz eder. Bulması en zor olan kopyalar Pris ve Roy olur. Roy ekibin lideri gibidir. Onun yönlendirmesi ile önce Pris ve ardından kendisi Tyrell Şirket çalışanlarından olan J.F Sebastian’ın yanına gider. Amaçları yaratıcıları ile görüşmek ve yaşam süreleri hakkında bilgi alıp bu durumu çözüme kavuşturmaktır. Bu aslında bir insanın yaşam mücadelesine benzer. Hayatta kalmak için çabalayan robotları kötü yapan herhangi bir neden yoktur. Roy ve diğerlerini, Deckard’ın onları öldürme çabası kötü gösterir.

J.F Sebastian, robotlara karşı ilgili ve oldukça meraklı bir insandır. Ev arkadaşları bile kendi yaptığı robotlardan oluşur. Pris ve Roy’u görünce çok heyecanlanır. Onların yapımında emeği vardır ama gerçek anlamda bir Nexus-6 hiç görmemiştir. Bu nedenle ne kadar gelişmiş olduklarını görmek için onlardan kendisine bir hareket göstermelerini ister. Bunun üzerine Roy “Biz bilgisayar değiliz, canlıyız.” diyerek karşılık verir. Bakıldığında onları insandan ayıran tek özellikleri duygusal deneyimsizlikleridir. Fakat buna rağmen bir varlık olarak kabul edilmezler. Pris bu sahnede ünlü düşünüre de gönderme yaparak “Düşünüyorum, o halde varım.” der. İnsanları diğer bütün varlıklardan ayıran düşünme yeteneği replikantlarda bazı insanlardan daha fazla bulunur. Descartes’ın ünlü ifadesi de düşünüldüğünde, onların varlıkları tartışılmaz bir gerçek oluşturur. Bu cümle ile onlar da var olduklarını kanıtlarlar.

Sebastian’ın yardımı ile Roy, yaratıcısı olan Eldon Tyrell’a ulaşır. Tyrell, onu “evine dönen asi çocuk” olarak görür. Roy ise ona “baba” diyerek hitap eder. Aralarındaki konuşma sırasında Roy, yaşam sürelerine bir şey yapılamayacağını öğrenir. Tyrell “ İki kat ışık veren ateş normalinin yarısı kadar dayanır.” diyerek bir açıklamada bulunur. Roy ise onu neden isyan etmesine rağmen öldürmediğini merak ederken kendi kendine cevap vermiş olur. “Bio-mekaniğin tanrısı adamı boş yere cennette bırakmaz.” der ve aslında çok az ömrü kaldığını anlar. Tyrell’ı gözlerinin üzerine baskı yaparak öldürür. Bu onları diğer insanlardan ayıran organ olarak görülen göze karşı yapılan bir göndermedir.

Eldon Tyrell filmde neredeyse bir tanrı rolündedir. Yüksek ve ulaşılması güç bir yerde yaşar. Zeki ve neredeyse bir insan gibi olan robotları üretir. Hatta daha da ileri giderek onlara bir geçmiş verir ve böylece insandan hiçbir farkı olmayan makineler yaratır. Çoğu din ve inanç sisteminde olduğu gibi yarattığı varlıklara bir ömür biçer. Kontrolü elden kaybetmemeye çalışarak her şeyi planlı bir şekilde yapar.

Tyrell ve Sebastian’ı öldürdükten sonra Roy, ondan önce kaldıkları yere giden Deckard’ın öldürdüğü Pris’i bulur. Bu onun için oldukça üzücü bir olaydır. Hayatının sonu yaklaşmaktadır ve o gittikçe daha fazla insan özelliği taşır. Deckard ve Roy arasında bir kovalamaca başlar. Roy Deckard’ın sağ elinin iki parmağını kırarak kendi düşündüğü üzere adil bir ortam yaratır. Kovalamaca Roy için eğlenceli bir aktivite gibidir. Sona doğru bir çatıdan diğerine atlayan Deckard zor tutunarak hayatta kalmaya çalışır. Onun hayatını öldürmeye çalıştığı Roy kurtarır. Ona korku içinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu sorar ve onun da en azından bir kez olsun ölüm korkusu yaşamasını sağlar. Roy onun hayatını kurtararak belki de bir insanın bile yapamayacağı bir davranışta bulunur. Çünkü onun tek arzuladığı şey bir yaşamdır. Hayatını kurtarıp karşılıklı oturduklarında onunla konuşur ve “ölme zamanı “ dediğinde kucağında duran kuş havalanır. Roy’un yaşam süresi bitmiştir ama bir köle gibi çalıştırıldıktan sonra ölüm ile özgürleşir.

Roy’un da ölümü ardından Deckard’ı bütün görevi boyunca takip edip yaptığı origamileri gittiği her yerde bırakan Gaff, onu tebrik eder. Bir erkeğe yarışan bir iş olarak değerlendirme yapması ile çoğu distopyada görülen eril yapılanmaya vurgu yapılır. Ardından Deckard’a “Yaşamayacak olması çok yazık. Zaten kim yaşıyor ki!” der. Deckard başta bunu anlamlandıramaz. Fakat ardından bir replikant olduğu öğrenildiğinde öldürmesi gereken buna karşın âşık olduğu Racheal ile kaçarken yerde bulduğu origami ile Gaff’ın ne demeye çalıştığını anlar.

Deckard rüyalarında tek boynuzlu bir at görür. Unicorn olarak adlandırılan bu atlar, gerçek dünyada varlık göstermezler. Racheal’ın ona testi kendisine hiç yapıp yapmadığı sorusu ve ardından filmin sonunda bulduğu kâğıttan yapılmış unicorn ile bir replikant olup olmadığına dair tartışma yaratan bir son oluşturulur. Gaff bıraktığı unicorn ile onun rüyalarından haberdar olduğunu ve bildiğini anlatmış olabilir. Bu izleyicinin kafasında soru işaretleri oluştururken filmin mutlu bir son ile bitmesine de engel olur. Makine ve insanın kaçıp birlikte yaşayabileceği algısı bir anda yıkılır ve yerine iki kopyanın ne kadar özgür yaşayabileceğine dair sorular ile film biter.

Sonuç olarak; bir bilimkurgu ve siberpunk filmi olarak izleyici karşısına çıkan Blade Runner, kurduğu evren ile aynı zamanda bir distopyadır. Film gelişen teknolojinin insan hayatında ne gibi sorunlar yaratacağına dair bakış açısı sunarken; makinelerin göründüğü kadar tehlikeli olmadığını, bunun tersi olarak bir insan gibi hayat sürebildiklerini göstererek ölümcül makine algısı yıkılır. Böylece onların varlığı Descartes’ın da görüşleri eşliğinde kanıtlanmış olur. Fakat buna rağmen hala toplumda çürük elma olarak görülmeye devam ederler. Ölümcül tehlike yaratan ve insanların karşısına çıkaran teknolojik bilgileri elinde tutan ve onları faydalı bir şekilde kullanmayan yönetimdir. Sunduğu bu eleştirel bakış açısı ve yarattığı evren ile film, döneminden sonraki filmlerin oluşumunda bir model olur.

 

Bir Cevap Yazın

Cinemonolog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin