Avatar, 2009 yılında James Cameron tarafından yönetilmiş, Pandora adlı uzak bir gezegende geçen bir bilimkurgu filmidir. Film, felçli bir eski asker olan Jake Sully’nin, insanlığın doğal kaynaklarını sömürmek üzere gittiği Pandora’da bir Na’vi avatar bedeniyle yaşadığı dönüşümü konu alır. Jake, başlangıçta askeri sistemin bir parçası olarak oradadır; görevi gözlem yapmak, rapor tutmak ve yerli halkın güvenini kazanmaktır. Ancak zamanla Pandora yalnızca bir görev alanı olmaktan çıkar, Jake için yeni bir varoluş alanına dönüşür. Bu yazı, Avatar’ı varoluşçu felsefe çerçevesinde; varlık, yabancılaşma ve “yer” kavramları üzerinden ele almayı amaçlar.
Varoluşçu düşünceye göre insan dünyaya tamamlanmış bir özle gelmez. Sartre’ın ifadesiyle insan önce var olur, sonra özünü kurar. Yani bireyin kim olduğu, hazır bir tanımın değil; seçimlerinin, eylemlerinin ve dünyayla kurduğu ilişkinin sonucudur. Heidegger ise insanı dünyaya “atılmış” bir varlık olarak tanımlar ve varlığın her zaman bir yerle, bir çevreyle ve başkalarıyla birlikte anlam kazandığını söyler. İnsan yalnızca kendi içinde değil, içinde bulunduğu dünyayla birlikte vardır. Bu bağ koptuğunda birey, yaşamaya devam etse bile var olamaz; yabancılaşmış bir varoluşa sürüklenir.
Jake Sully, filmin başında tam olarak bu yabancılaşmış varoluş hâlinde sunulur. Dünya’da bedeni işlevsizdir, askerî sistemin içinde yalnızca bir “yerine geçen”dir ve kendisine ait bir anlam alanı yoktur. Kardeşinin yerine projeye dahil edilmesi bile, onun özne olarak değil, sistemin doldurulabilir bir boşluğu olarak konumlandığını gösterir. Jake’in dünyadaki varlığı, ona ait değildir; başkaları tarafından tanımlanmış, sınırlandırılmış ve işlevsel bir varlıktır.
Pandora’ya girdiği ilk an, Jake için yalnızca yeni bir beden değil, yeni bir varoluş olanağıdır. Avatar bedeninde ilk kez koşabildiği, dokunabildiği ve çevresiyle temas kurabildiği sahneler, onun dünyayla yeniden bağ kurmaya başladığı ilk anlardır. Bu sahnelerde Jake yalnızca bedensel bir hareket kazanmaz; dünyayla ilişkilenebilen bir özneye dönüşür. Heidegger’in tanımıyla Jake, ilk kez bir “yer”in içinde var olmaya başlar.

Neytiri ile kurduğu ilişki, Jake’in varoluşunun kırılma noktasını oluşturur. Neytiri yalnızca bir aşk nesnesi değil; Jake’in Pandora ile bağ kurmasını sağlayan bir rehberdir. Onun aracılığıyla Jake, Pandora’nın doğayla kurduğu simgesel ve ritüel ilişkileri öğrenir. Ağaca dokunma sahneleri, ruh ağacı etrafındaki törenler ve doğayla kurulan bağ, Jake’in dünyayı artık yalnızca gözlemleyen bir özne olmaktan çıkıp, onun parçası hâline geldiğini gösterir. Jake, burada yalnızca “orada bulunan” değil, “orada var olan” bir özneye dönüşür.
İnsan dünyasında Jake bir görev tanımıdır; Pandora’da ise bir ilişkiler bütünüdür. Bu fark, varoluşçu açıdan belirleyicidir. Çünkü insan, anlamını yalnızca başkalarıyla ve dünyayla kurduğu bağ üzerinden oluşturabilir. Jake’in askeri raporları ile Pandora’daki deneyimleri arasındaki çatışma, onun iki farklı varoluş alanı arasında bölünmesine neden olur. Bir tarafta işlevsel bir beden, diğer tarafta anlam kurabilen bir özne vardır.
Filmin ilerleyen bölümlerinde Jake’in en temel kırılması, Pandora’da kalma kararında ortaya çıkar. Bu karar yalnızca mekânsal bir tercih değil; varoluşsal bir seçimdir. Sartre’a göre insan özgürdür ve seçmek zorundadır. Jake, Dünya’ya dönerek eski işlevsel varlığına mı razı olacaktır, yoksa Pandora’da kalarak kendi özünü kuracağı bir dünyayı mı seçecektir? Jake’in seçimi, varoluşçu anlamda “kendini kurma” eylemidir.
Finalde avatar bedenine kalıcı olarak geçişi, Jake’in yalnızca fiziksel değil, varoluşsal bir dönüşüm yaşadığını gösterir. Bu sahne, onun artık iki dünya arasında askıda kalmadığını; kendi anlam alanını seçtiğini ve varoluşunu kurduğu yere ait olduğunu ilan eder. Jake artık “görevli” değil, “ait olan”dır.
Sonuç olarak Avatar, yalnızca doğa, sömürgecilik ya da teknoloji üzerine bir film değil; bir öznenin kendisine ait bir dünyayı arayışının hikâyesidir. Jake Sully’nin Pandora’ya geçişi, bedensel bir kaçıştan çok, yabancılaşmış bir varoluştan anlamlı bir varoluşa geçiştir. Film, insanın yalnızca yaşamak için değil, var olabilmek için de bir dünyaya, bir yere ve başkalarıyla kurulmuş ilişkilere ihtiyaç duyduğunu gösterir. Jake’in seçimi, varoluşçu anlamda bir kurtuluş değil; geç kalmış bir özne oluşun ilanıdır.


Bir Cevap Yazın