Bedel
“İnsan, taşıdığı yükle değil; yükün ona dönüştürdüğü şeyle sınanır.”
— Nietzsche’nin unutulmuş bir kırığı
Ölümsüzlük… Dışarıdan bakıldığında bir güç gibi durur. Ama içeriden, sessizce çürüyen bir anlamdır. Zaman geçmez; insanın içinden sızar. Her çağ, deride görünmeyen bir çizik bırakır. Ve o çizikler, hiçbir savaş kadar gürültü çıkarmaz-ama ruhu en derinden kemiren de onlardır.
Andy için asıl mesele yaşamak değildi. Ne kadar sürdüğü de değildi. Asıl mesele: Bu kadar uzun bir varoluşun, insanı kim olmaktan çıkardığıydı.
Yüzler değişir, çağlar değişir, bayraklar değişir, savaşlar değişir… Ama ölümsüzün taşıdığı yük değişmez. Kurtaramadıkları, yetişemedikleri, yanlış anladıkları, geride bıraktıkları… Zaman bunları hafifletmez. Tersine, ağırlaştırır.
Ölümlü bir insanın acısı bir gün dinebilir; ama ölümsüz birinin acısı sadece biçim değiştirir. Aynı yara, farklı yüzyıllarda yeniden açılır. Aynı kayıp, farklı yüzlerde geri döner. Aynı pişmanlık, farklı gecelerde yankılanır.
İşte bedel, tam burada kendini gösterir: Ölümsüzlük en çok ‘anlamı’ tüketir. Çünkü her kurtarılan can, başka bir yüzün yokluğunu geri getirmez. Ve nihayetinde iyilik bile bir sınava dönüşür:Ne için? Kimin için? Daha ne kadar?
Camus’nün absürdü, bu dünyaya tuhaf bir şekilde yakışıyordu. Eylemin sonucu yoktu; sadece tekrar eden bir sorumluluk vardı. Bazen iyi olan bile karanlık sonuçlar doğuruyordu. Bazen bir hayatı kurtarmak, başka birini yıkmanın başlangıcıydı. Ve Andy bunu her çağda yeniden öğrendi. Bu yüzden yüzündeki çizgiler yaşlanmaktan değil,
yüzleşmekten geliyordu.
Heidegger’in “varoluşun ağırlığı” diye adlandırdığı şey,
ölümlüler için kısa bir uğrak olabilir. Ölümsüz biri içinse; bitmeyen bir iniş, dibe varamayan bir düşüş…
Sonu olmayan bir hesaplaşma.
Andy’nin gözlerinde gördüğümüz şey tam da buydu: Zamanı değil, bedeli taşıyan biri. Ne kadar iyileşirse iyileşsin,
her darbe aslında başka bir çağın kırığını hatırlatıyordu. Her savaş yeni değildi; eski bir savaşın yankısıydı.
Old Guard’ın asıl trajedisi, ölmemek değil: Artık neden yaşadığını unutmamak için çabalamaktı. Ve bu çaba, en tehlikeli savaştı. Çünkü düşman dışarıda değil— içerideydi. Sessizce bekleyen yorgun bir taraf. Unutulmak istemeyen eski bir acı. Kapanmak yerine derinleşen bir boşluk.
Belki de ölümsüzlüğün en keskin ironisi şuydu: Dünyayı defalarca kurtarmak mümkündü… Ama insan bazen kendi içinden bir kişiyi bile kurtaramıyordu.
Bedel, yaşamın devam etmesi değildi. Yükün kesilmemesiydi.
Ve Andy o yükü taşırken, biz sadece bir savaşçı görmüyorduk: Zamanın, iyiliğin ve yorgunluğun oluşturduğu bir insan kalıntısı görüyorduk. Ayakta kalmış bir gölge. Devam etmeye mahkûm bir vicdan.
— Düşünsel Yankı —
Bedel, insanın omzuna bir kez değil, her gün yeniden iner. Nietzsche gücün değil, gücün ardındaki tükenmişliğin izini sürer.
Camus eylemin anlamının sonuçta değil,
bıkmadan sürdürme cesaretinde yattığını söyler.
Heidegger ise, varoluşun ağırlığının insanı şekillendirdiğini hatırlatır. Andy bu üç çizginin kesiştiği yerde durur: Sonu olmayan bir yolda, bitmek bilmeyen bir anlam arayışıyla. Belki de ölümsüzlük bir armağan değil—zamana karşı işlenen bir suçun kefaretidir.
Ve asıl bedel, yaşamamak değil;
yaşadığını hatırlamaya çalışmaktır.
— Deniz Tomris Yıldız


Bir Cevap Yazın